PETRA VON KANT ASLINDA KİMDİ?

AHMET YILMAZ

Rainer Werner Fassbinder’in efsanevi filmi Petra Von Kant’ın Acı Gözyaşları’nın (Die bitteren Tränen der Petra von Kant, 1972) ilk gösteriminin üzerinden hemen hemen 50 yıl geçti. Yeni Alman Sineması’nın önemli temsilcilerinden olan Fassbinder’in mucizelerinden biri kabul edilen film, insan ilişkilerine dair sunduğu olağanüstü analizle her dönem için güncelliğini korumaya devam ediyor.

13 Ayda 1 Yılda, Querelle gibi kuir temalı yapımlara imza atan Fassbinder’in filmografisi içinde parlayan bir yıldız olan Petra Von Kant’ın Acı Gözyaşları toplamda 5 uzun sahneden ve güçlü diyaloglardan oluşuyor. LGBTİ+ sineması için de bir kült olma özelliği taşıyan film iki kadın arasındaki ilişkiyi, seçkin bir yaşam tarzını merceğe alarak aktarıyor. Petra’nın genç model Karin’e duyduğu saplantılı arzuya odaklanan, insanlar arasındaki iktidar ilişkilerini sarsıcı bir biçimde ortaya koyan filmin sanat yönetmenliği, kostüm ve mekân tasarımları da çarpıcı bir güzellikle öne çıkıyor. Petra Von Kant’ın Acı Gözyaşları tek mekânda geçmesine rağmen klostrofobik bir his yaratmanın oldukça uzağında. Bunda kostümlerin ve bir tür dinamizm içinde olan mekân tasarımının etkisi büyük. Senaryo bir tiyatro oyunu olarak kaleme alındığı için izleyiciyi içine alan -filmin oturduğu- teatral zemin de cabası.

Hikâye, ana karakter olarak bir moda tasarımcısını odağına aldığı için, kostüm tasarımlarıyla dönemin ruhunu iyi yansıtmasının yanı sıra, yaratıcılık bakımından da zamanının ötesinde bir temsil sunuyor. Filmde duygu dalgalanmalarının değiştiği sahnelerde kostümlerdeki farklılıklar da anlatıma boyut kazandırıyor. Petra Von Kant’ın Acı Gözyaşları bu anlamda stil dersi niteliği de taşıyan, modayla hayli güçlü ilişkisi olan bir yapım.

İlk sahnelerde kamera, bir duvara uygulanmış Nicolas Poussin’in Midas and Bacchus resminin reprodüksiyonu önündeki büyük yatakta, Petra ve aniden çıkıp gelen arkadaşı Sidonie’yi kadrajına alıyor. Yakası ve kolları kürklü, ipek bir sabahlık içinde Petra, geçmişte yaşadığı ilişkiye ve ayrılığa dair konuşurken etraftaki cansız mankenler, ahşap duvarlar ve çizim tahtasındaki bir taslak üzerine çalışan sessiz asistan Marlene atmosfere eşlik ediyorlar. Bir sonraki sahnede, eklektik olan dekorasyon içinde Petra ve yeni tanıştığı genç, güzel Karin’i avangard sayılabilecek gece elbiseleri içinde görüyoruz. Metalik aksesuarlar iki kadının barok unsurlar taşıyan elbiselerinde oldukça sert ve güçlü bir imge yaratıyor. Petra Von Kant’ı model olmak isteyen Karin’le tanıştığı andan itibaren, onu esir alan bir tür ihtiras içinde izliyoruz. Kendisine aşık olan ve film boyunca hiç konuşmayan asistanı Marlene’le olduğu gibi Karin’le de ilişkisi tutku, acı ve yalnızlık düğümleriyle bağlanıyor.

Filmin çeşitli sahnelerinde Petra Von Kant yaşadığı kimlik krizine işaret edercesine farklı peruklarla kadraja giriyor. Değişen saç stilleri Petra’nın değişken ve gergin ruh haline eşlik ediyor. Onu ancak filmin başında, uykusundan henüz uyanmışken ve finalde her şeyden vazgeçmiş bir halde, bir duygu patlamasının neticesinde gerçek saçlarıyla görüyoruz.

Petra Von Kant film boyunca melankoliye kapılmış bir halde aşk, ilişkiler, tutku ve güç üzerine bilgelikle konuşur. Karin’le geçirdikleri ilk akşam, geçmişinden söz ederken Petra’nın dudaklarından şu sözler dökülür: “İnsanlar korkunçlar Karin. Her şeye dayanabiliyorlar. İnsanlar zor ve acımasızlar. Herkesin yeri doldurulabiliyor. Herkesin. Bu, insanların öğrenmek zorunda oldukları bir şey.”

Bu tür derinlikli diyaloglar izleyiciye Petra’nın kendine dair varoluşsal bir arayışın içinde olduğu fikrini verir; “bilgelik ve gaddarlık arasında gidip gelen Petra Von Kant aslında kimdir?”, sorusu dikkatli izleyicilerin zihnini yoklar. Film ilerledikçe Petra ve ona her koşulda biat eden Marlene arasındaki tansiyon devam ederken Petra’nın Karin’le olan ilişkisindeki açmaz da bir yandan derinleşir. Petra, Karin’e âşık olmadığını, ona sahip olmak istediğini söyler, tıpkı Marlene’e sahip olduğu gibi.

Karin’in Petra’yı terk edişinden sonraki sahnede mekânı tüm objelerden arınmış bir şekilde görüyoruz. Petra Von Kant beyaz pelüş halının üzerinde, önünde bir içki şişesi ve telefonla görünür. Acı çektiği bir doğum günü akşamında Karin’in onu aramasını beklemektedir. Üzerindeki yeşil Belle Epoque tarzı elbisesi ve siyah gerdanlığındaki kırmızı çiçek detayıyla eşsiz bir stil sergilerken, bir tür histeri krizi yaşar, öfke dolu bir monolog halindedir.

Photo: The Kobal Collection
Photo: The Kobal Collection

Filmin ve bir felakete dönüşen doğum günü gecesinin finalinde Karin’den beklenen telefon gelir. Petra bir tür nedamet içindedir artık. Onu yatakta, başucunda annesiyle konuşurken izleriz. Tüm o fırtınalı duygu durumlarından kendini sağaltmış gibidir. Petra Von Kant’ın hikâyesi bir bakıma güç ilişkilerindeki asimetriye ışık tutar, bir o kadar da gücün kırılganlığına. Fassbinder bunu yalnızca kadınların hikâyelerinin anlatıldığı bir filmle yapar. Petra Von Kant’ın acı Gözyaşları’nı ölümsüzleştiren belki de bir tarafıyla budur.


RECOMMENDED