MARKALAR INSTAGRAMSIZ VAR OLABİLİR Mİ?

DENİZ AKKAYA

2010 yılında hayatımıza giren Instagram, sadece fotoğraf paylaştığımız bir uygulamadan çok daha fazlası haline geldi. Markaların platform üzerindeki hakimiyeti ve ustaca yönlendirmeleri, günümüz tasarımlarını nerede ve nasıl gördüğümüzü yeniden tanımladı.

Instagram, Facebook ve Twitter’da yaklaşık 4 milyonluk bir kitleye sahip marka Bottega Veneta, geçtiğimiz hafta tüm sosyal medya hesaplarını silmesiyle, herkesi şaşkınlığa uğratmıştı. Kararın sebebi hala bilinmezliğini korurken; markaların Instagram dışında var olup olamayacakları sorusunu da akıllara getirdi.

Sosyal medya, dijital haberleşme yolu olmaktan çıkıp, iyisiyle kötüsüyle hayatımızı fark ettiğimizden çok daha fazla etkileyen bir unsur haline gelmiş durumda. Geçtiğimiz yıl ruh sağlığını olumsuz yönde etkilemesiyle gündem olan Instagram, aslında, toksik kısmı geçtiğimizde yaratıcı ve ilham verici bir platform olarak da hizmet ediyor. Facebook’tan 58, Twitter’dan 150 kat daha fazla etkileşim sağlayan bu uygulama, markalara ürünlerini satabilecekleri ve ilgili kitleler ile buluşabilecekleri bir ortam oluşturmayı da başardı.

Ancak bu, her markanın Instagram’ı sosyal medya stratejilerine dahil etmesi gerektiği anlamına gelmez. 2000’li yılların başında, influencer’lar ile çalışma fikri, markalar için denenmemiş ve güvenilmeyen yeni bir kavramdı. İlk gerçek internet yıldızları olan blogger’lar, ilk olarak 2004 yılında markalarla “iş birliği” yapmaya başladılar. Bu iş birlikleri sonucu, her zamanki organik içerik yerine gizli reklam kampanyalarını tüketmek zorunda kalan sosyal medya kullanıcıları için ilerleyen yıllarda işler yalnızca daha da kötüye gitti. Instagram’ın bir reklam platformu haline gelmesi, özellikle genç jenerasyonu TikTok’a itti. Artık insanlar, gerçek fikirleri duyabilecekleri ve kendilerinden bir şeyler görebilecekleri platformlarda var olmak istiyorlar. Belki de Daniel Lee’nin kararı da bu farkındalık doğrultusunda alınmıştır…

“Takip” butonu artık bir zamanlar sahip olduğu güce sahip değil. Yeni bir takipçi, bir zamanlar sadık bir hayranken şimdi, elde tutulması zor bir “ürün” haline geldi. Makro influencer’ların her hareketinin reklam olarak değerlendirilmesi sonucunda Instagram’da var olmanın son bir çabası olarak markalar, mikro-influencer’lara yöneldiler. Mikro influencer’lar, daha küçük kitlelere sahip oldukları için, takipçileriyle makro-influencer’lara nazaran çok daha yakın bir ilişkiye sahiplerdir. Bu da takipçilerin kendilerini özel hissetmelerine ve bir “ürünün” ötesinde olduklarını bilmelerini sağlıyor. Görünen o ki, insanların takip ettikleri kişileri ve kullandıkları uygulamaları değiştirmelerinin ortak bir paydası var: gerçeklik.

Peki markaların “gerçek” olmaya ne kadar ihtiyacı var? Chanel, Fendi, Louis Vuitton Instagram hesaplarına sahip olmasalardı, son 10 yıldaki popülerliğine yine de ulaşabilir miydi? Bu sorunun cevabı aslında bizlerde, sosyal medya tüketicilerinde yatıyor. Bottega Veneta’nın ayrılık kararı, diğer lüks markaların sosyal medya stratejilerini etkiler mi bilemiyoruz. Ancak, influencer’lar ve “iş birlikleri” olduğu sürece, markanın kendi sayfası olsun olmasın, “influence” edilmekten kaçamayacağımız inkar edilemez bir gerçek. Belki de markalar bizleri sosyal medya dışında fark etmeden “influence” etme yollarını bulmuşlardır bile…


RECOMMENDED