DCO X EMRE PAKEL: SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK ÜZERİNE

DENİZ AKKAYA

Sürdürülebilirliğin bir “trend” haline geldiği bu zamanlarda, Emre Pakel ile Pakel markasının sürdürülebilirlik tavrı ve bizlerin tüketiciler olarak neler yapabileceğimiz üzerine konuştuk…

Pakel “Isn’t Less Enough?” koleksiyonu görsellerini, iklim krizi hakkında bilgilendirmek ve geç kalınmış değişimin fitilini ateşlemek için kullanıyor; gücünü Z jenerasyonundan ilhamını tek evimiz dünyadan alıyor!

Hızlı modanın gerçekleri konusunda farkındalığını arttıran ilk an neydi?

Hızlı moda aslında bir pazarlama projesiydi ve devrim olarak nitelendirildi. Modayı değerli fakat ulaşması güç tahtından edip herkesin ulaşabileceği bir konuma getirmek, herkes için moda anlayışı yaratırken yeni bir akım başlatmaktı amaç.

Bu arzu, bir sanat dalı olan modanın içinin boşalmasına, anlamını yitirmesine sebep oldu. Hikayesi olmayan tasarımlar, düşük kalite, fazla üretim, özgünlükten uzak yaklaşımlar, etik olmayan koşullar ve çevre kirliliğini beraberinde getirdi. Şimdi ise hızlı modanın herkese ulaşabiliyor olması durumu, negatif yönlerini taşıyamaz durumda. Çevreye yarattığı tahribattan önce, tasarıma olan şüpheli bakış açısı farkındalığımı yükseltti bu süreçte. Yüksek moda tahtından edilirken değerini de yitiriyordu.

Markanı sürdürülebilir kılan anahtar elementler neler?

Türkiye’de henüz sürdürülebilirliğin kelime anlamı sorgulanıyorken, 2016 yılında ilk hazırladığım koleksiyonumu sürdürülebilir olarak üretmiştik. Papier mache tekniği kullanılarak hazırlanmış bir koleksiyondu, kâğıt atıklarını dönüştürerek, 5000 adet elde ettiğim beading tekniği ile oluşturduğum dokulardan yapmıştım koleksiyonu. Koleksiyonun diğer yan ürünleri ise dead stock kumaşlardandı. Tabi yabancı olduğumuz bir kavramın kabulü de kolay olmadı. Ama o günden beri devam ettiğim sürdürülebilir projelerimi sadece sözlü olarak ifade etmeden uygulamaya devam ettim. Materyalleri dönüştürerek başladığım bu serüvende şu an ulaştığım noktada sürdürülebilirliğin materyal dönüştürmekten çok daha öte olduğunu söyleyebilirim. Etik iş anlayışının, tasarımın kimliğinin, hikayelerin ve yaşadığımız çevrenin de tamamen bu yaşam döngüsünden etkilendiğini söylemeliyim. Kuşaklar arası bir iletişim aslında sürdürülebilirlik.

Yaklaşık bir senedir Greta Thunderg ve ekibi ile çalışıyoruz. İklim krizi ve dünya adaletsizliklerinin aslından sürdürülebilirliğin önünü tıkayan problemlerden olduğu herkesçe biliniyor. Kolektif bilinçte farklı sektörlerde çalışarak değişimin bir parçası olabileceğimizin bilincindeyiz ve genç jenerasyonu destekliyoruz.

Tüketiciler olarak, modaya yaklaşımımızda nasıl daha “sürdürülebilir” olabiliriz?

Pakel markası olarak az ve öz olanı desteklemeye çalışıyoruz son koleksiyonumuzda. Koleksiyonu oluştururken kendimize, ‘bizde ne var, bizdeki ürün tüketici tarafından ne denli biliniyor?’ ve ‘marka olarak çokluğun içinde kayıp mı oluyoruz yoksa belli dinamiklerimiz?’ sorularını sorduk.4 sezon öncesine gittik ve en iyi yaptığımız ürünleri geliştirmeye çalıştık.

Tüketicilere ise şahsi önerim şu şekilde:

Dolaplarınızı şirketiniz gibi hayal edin ve bir analizde bulunun. Sizde bu şirketin CEO’su. Bu analizde ‘’Bu dolabın benim için olmazsa olmazları nelerdir? ’sorusunun cevabını çıkış noktası alın ve bir grafik çıkartın. Gelen cevaplar dahilinde dolabınızın artıları ve eksilerini tespit etmiş olacaksınız. Bu değerlendirme bir gardırop detoksunun başlangıcı olacaktır. Bir ürün almadan önce ‘neden?’ sorusunu sorun. Bir cevap bulabilir ya da bulamayabilirsiniz de. Birden fazla cevap bulabiliyorsanız, ürünün dolap ömrü cevap sayınızla doğru orantılıdır.

Yeni aldığınız ürünlerde markanın hikayesi, ürünün kalitesi, tasarım estetiği, doğru lif kullanımı gibi kılavuzlarınız olabilir. Zevk konusunda bir eleştirim tabii ki olamaz, fakat aldığınız ürünün kumaş bilgilerinde 2 ya da daha fazla lifin karışımı olup olmadığına dikkat ederseniz sürdürülebilir modayı desteklemiş olursunuz. Henüz karışım liflerin geri dönüştürülme teknolojisi evrimini tamamlayamadı.

2020’den kolektif olarak çok şey öğrendiğimizi düşünüyorum. Markalar da hepimizin farkındalığı doğrultusunda bir “sürdürülebilirlik” yarışına girdi. Sence bu sürdürülebilirlik planları ve hedefleri endüstride bir norma dönüşebilecek mi, yoksa bir pazarlama stratejisinden öteye geçemez mi?

Norma dönüşmesi demek sektörün kökünden değişmesi demek aslında. Bu hareket bir devrim olarak nitelendiriliyor. Yeni olanın, eskinin yerine geçerken adapte olamayanın sektörden silinmesi. İtalya gerçekten çok sıkı bir disiplinle çalışıyor bu konuda. Sara Maino (Vogue Talents Başkanı) sürdürülebilirlik konusundaki bu değişimin dünyadaki kilit noktası. Senelerdir vizyonuyla 2020 yılına ışık tuttu diyebiliriz. Ve bu değişimin ayak sesleri İtalya’da entegre teknolojilerle dünyaya açılacak cinsten.

Pazarlama stratejisine geldiğimizde ise bu durumun insanların uzun vadede sağlıklarına kast edecek sorunları beraberinde getireceğini bilmemiz gerekiyor. Neden sürdürülebilir olmalıyız? Sorusunun gerçek yanıtı artık bu fazlalığı ve kirliliği taşıyamıyor olmamız, iklimler değişiyor ve beraberinde bir dizi problemi getirerek sonun sinyallerini veriyor. Bu farkına varılamasa da acil bir durumdur. Geleceği doğru bir şekilde tasarlayabilmek farkındalık sahibi olarak değişimin bir parçası olmakla doğru orantılıdır. Bu dünya vatandaşlığı görevidir ve transparan olmalıdır.

NYC’de geçtiğimiz ekim ayında TED iş birliğiyle ‘Global Countdown’ başlatıldığını ve onarım sürecinin sadece 7 yıl olarak planlandığını bilmemiz gerekiyor. Farkındalık, bilgi ile güçlü bir dil yaratıyor. Tüm sektörlerle kolektif bir bilinç ile mümkün kılınabilir bir değişim olan sürdürülebilirlik, önce kişisel çevre bilinciyle şekilleniyor.

Bir tasarımcı olarak sürdürülebilirliği üretim zincirinde nasıl uyguluyorsun? Sence bir markanın tamamıyla sürdürülebilir olması mümkün mü?

Hızlı modanın anti tezi sürdürülebilirlik. Tasarımı, hikayesi ile bütünleştiren tasarım markalarının yüksek oranda sürdürülebilir olması mümkün. Hızlı moda için ne yazık ki mümkün değil. Materyal dönüşse bile işçi haklarının göz ardı edilmesi, fazla üretimin ve trendlerdeki kullan at anlayışının müşteriyi yanlış yönlendirmesi bu işin çıkmazları. Tasarım markalarının ise müşterilerini bu yaşam biçimine adapte etmesi bir hayli kolay, kaliteli üretim, lif ve tasarımın arkasındaki gerçek hikayeleri ile bu değişimin gerçek yüzü yeni nesil tasarım markaları.

2 farklı ürün grubunun bir tasarımda transformation fikri ile birden fazla kullanımı olması ise bizim marka olarak sürdürülebilirliğe +1 bakış açımız. Kıtlık bilincinin sonucunda gelişmiş bir tasarımımız var. Tam olarak günümüz. Bu ürünle değişimin gerçek bir parçasıyız.

Sürdürülebilir koleksiyonların üreten açısından en büyük zorluğu nedir?

Upcycling genelde yüksek işçilik gerektiriyor. İkinci bir şans verdiğin ürüne, şans tanıdığın ürün bazında tasarım yapmak ve onu tekrar kullanıma açmak gerekiyor. Kumaşı hazır alıp kullanmaya benzemiyor çünkü limitleri var. Geri dönüştürülmüş kumaşların üretiminin arttığını görüyoruz sektörde. Birçok kumaşı inceleme şansı bulabildim. Ne yazık ki birçoğu lif karışımlarından oluştuğu için sürdürülebilir değiller ve firmalar tarafından bir trend olarak algılanan bu süreç, yeni bir kirliliği beraberinde getiriyor. Bu işin aslına bakarsak sürdürülebilirliğin, hazır giyimin tamamen zıttı olduğunu anlayabiliyoruz. Bahsi geçen değişim ve yeniden “reset” kelimeleri aslında bu. Hazır giyimin sonu, yeni başlangıçların ise sinyalini veriyor sektörde.

İnsanların sürdürülebilirlik ve sürdürülebilir şekilde üretilmiş moda hakkındaki farkındalığında, Türkiye pazarı ile dünyanın geri kalanı arasında bir fark var mı? Öyleyse neden?

Kesinlikle farklı olduğunu söyleyebilirim. Tasarımda ve giyimde ikinci el ürün kullanımı ve upcycle’ın aslında kullanılmış ürüne yeni bir şans verilmesiyle sürdürülebilirliğe dahil olması Türkiye pazarının alışık olduğu bir durum değil. Lüks bir ürün tasarlansa bile durum böyle. 2018 de Topağacı’nda yaptığımız upcycle pop up store’da bunu deneyimlediğimizi söylemeliyim.

İngiltere İtalya Fransa ve Uzak Doğuda senelerdir oluşturulmaya çalışılan bilinç Covid döneminde hızlandı. Giyim kültürleri ülkemizden farklı olan ülkelerde bilinç de farklı bir boyuttaydı. Bizde ise daha öncesinde bir bilinç oluşturulma çabası yokken salgın ile birlikte patlama gösteren sürdürülebilirlik yarışı, beraberinde yanlışları getirdi. Zemini iyi atılmamış bir inşaat gibiyiz. Şu an belki en üst katındayız binanın ama aşağıya bakmaya korkuyoruz.

Gen Z, önceki jenerasyonlara kıyasla bambaşka bir giyim ve alışveriş alışkanlığına sahip. Sence, sürdürülebilirliği merkez alan genç tasarımcılar bu jenerasyon sayesinde endüstrinin normlarını değiştirebilir mi? Kendini bu süreçte nasıl bir rol oynarken görüyorsun?

Gen Z ‘do it yourself’,’second hand’,’upcycling’ gibi yeni moda normlarını en çok sahiplenen jenerasyon. Onlar artık hiçbir endüstrinin çevreye zarar vermesini istemiyor ve kendi alışkanlıklarını bu durum üzerine kurmuş durumdalar. Sadece moda değil diğer sektörlerde de değişim gerçek sahipleri onlar. Onlar kadar sesli bir şekilde ne yaptığımı, neden yaptığımı konuşurken buldum kendimi. Bana ilham olan yeni jenerasyonun bütün olma inancını takdir ediyorum ve onlarla bir hareket ediyorum. Çevremizi tasarlamanın önemini bu değişimin parçası olduğumda fark ettim. Çok bilinçli bir genç kuşak var ve inanılmaz değerliler.

Koleksiyon görsellerini iklim krizi konusunda bilgilendirmek ve değişimin bir parçası olmaya teşvik etmek için kullandın. Sürdürülebilir bir koleksiyonu, bu konu hakkında insanları bilgilendirmek için de kullanman harika. Böyle samimi çabaları büyük markaların “greenwashing”inden nasıl ayırt edebiliriz?

Bir hikâyeyi yazarken onu yaşıyor olmak, seni onun gerçek sahibi yapar. Koleksiyonu yapmaya başlamadan önce birçok iklim aktivist ile çalıştım, birçoğuyla arkadaş olduk, onları dinledim ve anlamaya çalıştım. Bu bir süreçti ve onlara dünyadaki en büyük iletişim araçlarından birine sahip olan moda kanalında nasıl destek verebilirim diye düşündüm. Geri dönüştürülmüş pet şişelerden tasarlanan yeşil bir trench coat üzerinde yansıtılmış mesajlarla, genç iklim aktivistlerin sorunlarını ele aldık ve çevremi değişimin bir parçası olması için teşvik etmeye çalıştım. Yeşilin renk kodlarındaki anlamda gizli mesaj, yeni neslin umudu ve geleceğin dönüşümünü temsil ediyordu. Bu süreçte ürününden, hikâyesine hatta müşteri profiline kadar koleksiyon aslında gerçek sürdürülebilirliğin kelime anlamını ortaya koymaya odaklanmıştı.

Büyük markaların greenwashing yapmaya devam ediyor olması aslında müşterileri bir nevi kandırmaktan öteye geçemiyor, insan hak ihlalinin ise sürdürülebilirlikte yeri olmadığı çok aşikâr. Bir taraftan dönüştürürken, bir taraftan yok etmek sizi yine 0 noktasına taşıyor. Farkında mısınız? Herkes kendi hikayesini yazıyor kimileri yeni başlangıçların, kimileri sonun hikayesini.

Sence hızlı moda ve sürdürülebilirliği merkez almamış tasarımcıların gelecekte var olabilmesi mümkün mü? Yoksa yeni neslin gümbür gümbür gelişiyle yok olmaya mahkumlar mı?

Açıkçası mümkün değil. Bizden sonra gelen jenerasyon bu dünya da jenerasyonlarca var olmak istiyor. Nefes alabilmek, dünyayı hissedebilmek kurdukları bütünlükte bilinçli yaşayabilmek. Dünya vatandaşı kelimesinin gerçekten anlamlanacağı günler bizi bekliyor gelecekte.’Based on Earth’ olan marka sloganım aslında bu durumun altını çiziyor. Hepimiz dünyaya dayalı bir bütünün parçasıyız. Bilincin gücünün ışık tuttuğu bir gelecek onlar için yazılıyor.

Cinsiyetsiz ve sürdürülebilir koleksiyonlar Batı ülkelerinde neredeyse ana akım haline gelmiş durumda. Sence Türkiye’de bu iki süreci hızlandırmak için hem tasarımcı hem de tüketici olarak neler yapılabilir?

Cinsiyetsiz ve sürdürülebilir modanın yaygın olması, yine en başa dönmekle mümkün olabilir. İnsanları ne zaman cinsiyetlerine göre ayırt etmemeyi öğrenebilirsek ülkemizde o zaman bu bilincin sahibi olabiliriz.

İklim adaletsizlikleri, global eşitsizlikler, cinsiyet ayrımcılığı, sınıf ayrımcılığı gibi dünyayı bir bütün olarak görmemizi engelleyen yıkıcı normların sonunun geldiği gün ülkemiz içinde bu süreci daha da hızlandırabiliriz. Yine bilinç en önemli kılavuz aynı sürdürülebilirlikteki gibi. Görsel algının yansımalarının yeni normaller olarak karşılandığı bir dünya da yaşıyoruz, bir kişinin mesajı bin kişinin sesi haline gelebiliyor. Gerçek mesajlar ise değişimin bir parçası olmak en doğru kanal. Çevremizi doğru tasarlamak ise hepimiz ile mümkün. Videomda Elliot’la sözlere döktüğümüz gibi ‘Hala orada mısınız’?

Pakel Isn’t Less Enough? kampanya kısa filmi:


RECOMMENDED